Zikir; tasavvuf dünyasının birinci derece ilgi alanına girdiği için, konu ile ilgili ciddi tanım kaynağı oluşmuştur. Tasavvuf ehli genel olarak zikri üç kısımda incelemiştir:
Bu tarz, Rasulullah sav efendimizin, Hicret gecesinde Sevr mağarasında, Hz.Ebubekir’e (r.a) diz üstü, tahiyyatta oturmuş şekilde, gözlerini yummak sureti ile öğrettikleri şekildir. Kur’an-ı Kerim’de;
“Bunlar iman edenler ve kalpleri Allah’ın zikri ile mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah’ın zikri ile tatmin olur.“ (Rad, 28)
Âyetleri bu yöntemin delilidir…
rilmeksizin dil ile yapılan zikir yöntemidir. Esmaül Hüsna başta olmak üzere tesbihatsalâvat-ı Şerifeler ile kalpte iz bırakmak, mana ve hissiyattan mahrum kalmaksızın haykırmak zikirdir.
Resulü Ekrem sav efendimiz, Hz. Ali’ye; (r.a) Kâlb eşliğinde dil zikrini talim buyurmuştur. Başlangıcı Hz. Ali’ye (r.a) irtibatlandırılan; KâdiriŞazelî -Kübrevî Mevlevitarikatları bu zikir üzerinedir.
Zikrullaha devam ederken, kalb ve dil bağlantısı kesintisiz sürecek asla birbirinden kopmayacaktır. Kalbin katılmadığı bir zikir, uykuda sayıklamaya benzer.
Ali Ramitenî, Cehrî zikrin faziletini şöyle tavsiye etmektedir:
“…Son günlerini yaşayan bir mü’mine, yüksek sesle Kelime-i Tevhid telkin edilir… Tasavvuf; Tüketilen her nefesin son olma ihtimalini düşünür… Bu nedenle cehrî zikir tavsiye ediyoruz…”
Kelime-i tevhid ve Allah’ın yüce isimleri zikir değil, zikre alettir. Allah kelimesinin oluşumuna hizmet eden eliflamhe harfleri bu yüce kelimenin kuruluşuna alet
olduğu gibi bu harfleri bütünü, zât’ı belirtmekte sadece vasıtadır. Allah kelimesine zikir denilmesi mecazdır.
Zikir bu kelimelerin kalpte sıkça kullanışından meydana gelen bir keyfiyettir. İcrâ ediliş biçimiyle ikiye ayrılır.
Bu iki yöntemi Muhammed Mâsum ks. Uygulanış şekliyle şöyle tarif eder.
Dilini üst damağına yapıştırır, hayalen kalbine bakar ve kalbinin Allah… Allah… Allah… Ritmi ile zikrullaha başladığını hissederek seven sevdiği ile baş başa kalır. Bu şekil zikrullah icrasına, kalb ve beden iştirak etmez.
Kalbî zikir; Zikrullah ile vaktini değerlendiren şahsın, hayalen kalbine yönelmesi ile meydana gelir. Bu işler bir meleke haline gelmelidir… Sanki işitir ve görür gibi… Sıralama neticesi kalb, Allaha yönelmelidir. Zikreden
ne zaman kalbine baksa onu zikreder halde bulmalıdır… Bu işlem zaman içinde bir alışkanlık, bir meleke sağladığı için artık kalb zikrullah icrasından vazgeçemez hale gelir…
Zikrullah ile her ânını değerlendiren ve Allah ile meşgul olan kimse, istikamete kavuşur ve bu yolda ilerlemeye başlar… Tasavvuf’ta belirli sıralama dâhilinde, Zikrullah’a devam tavsiye edilir… Bu sıralamaya “Letâifi hamse” ismi verilmiştir… Bunlar:
Letaif kelimesi, gözle görülmeyen manevî özellikler anlamına gelmektedir…
Bu melekeler çalışmaya başlayınca “Nefs-i nâtıka”
diye tanımlanan en üst makama ulaşılır…
Kalb letâif’i: Sol memenin yanında ilahi huzur ve tecelli yeridir.
Ruh letâf’i: Sağ memenin altında, ilâhi aşk ve muhabbet yeridir…
Sır letâif’i: Sol memenin üzeridir… İlahi ma’rifet yeridir…
Hafî letâif’i: Yeri, sağ memenin üstündedir…
Ahfâ letâif’i: Yeri, göğüs kafesinin üzeridir… İlahî sır mahallidir.
Nefs-i nâtıka nın yeri ise iki kaş’ın arasıdır…
Muhammed Mâsum bu konu ile ilgili ayrıca altı şart daha ekleyerek şöyle diyor:
Mürid her an Allah ile beraber olduğunu bilen bir şahsiyettir. Allah’ın rızasına ulaşabilecek bir öğreticiye ihtiyaç duyulması zaruri olduğuna göre bu öğretici ile hayalen beraber olmak ve onun yaşamını kopya etmek RABITA kavramının basit tanımıdır…
Müridin hayalen mürşidini rehber olarak görmesi neticesinde, Allah ve Resulü’ne olan sonsuz sevgi ve bağlılık kalıcı hale gelecektir.
“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhari)
“Herhangi bir topluluğa benzemeye çalışan, onlardandır.“ (E. Davut) hadisi şerifleri bu konu için delil sayılmıştır.
Rabıta, nerede olursa olsun Allah’ın huzurunda olma duygusunu canlı tutma sanatıdır denilmiştir…
Şeyh Necmüddin Dâye, zikredilen altı maddeye ek olarak; zikrullahtan tat alınıp, manevi yönden başarı kazanmak için yapılması gerekenleri;
Ayeti kerimesini delil gösterip, işaret edilen ve tasavvuf erbabınca, gönülde olduğuna inanılan manevi mescid çeşitlerini şöyle sıralar:
Allah Hz. Davud’a hitaben;
“Ey Davud: sana inanlar, şehvetle bir iş yapmaktan sakınsınlar. Zira şehvetle yapılan işlerde, kalp ve akıl birlikteliği yoktur.” buyurmuştur.
Kerametmükâşefe yani, akıl veya duyu organları ile elde edilemeyen bilgilere ulaşma, kalb gözünün açılması gibi çok özel kabiliyetlere iltifat etmek, bu mescid’den zikri men eder.